29 Aralık 2015 Salı

YENİ YIL DİLEKLERİM

Bir yılı daha bitirmek üzereyiz. Doğum günü kutlamaları olsun, yeni yıl kutlamaları olsun hepsinde bir içim burkulur. Bir türlü hayal ettiğim gibi kutlayamayacağımı düşünürüm. Doğum günlerinde mesela  evde pasta kesmek rutine bindi. Daha değişik şeyler yapmak istiyorum, daha farklı şekillerde kutlamak, daha özel hissetmek... Bu yüzden her sene gelmeyecek olan mucizeler beklerim. Yılbaşı kutlamalarınınsa artık hiç tadı yok. Eskiden tv de ne güzel programlar olurdu. Güzel filmler, eğlenceler koyarlardı. Artık onlar da yok. Dolayısıyla yılbaşının benim için diğer günlerden hiç farkı yok. Sadece tarih değişmiş olacak. Ama yeni bir yıldan dileklerim de var. Belki hiç gerçekleşmeyecek olsalar da. Bu yüzden basit şeyler dilemeli. Hayattan çok şey beklememek lazım. 
İlki çok klişe olacak ama; sağlık, barış ve huzur diliyorum. Hem kendi hayatımızda hem de ülkemizde. Ülkemiz huzura kavuşsun artık. Barışla dolu günler gelsin. İnsanlık için barışla dolu bir yıl olsun.
Hayatımızda "ne yapmadığımızı" gören değil, "neler yaptığımızı" gören insanlar olsun.
Tamamen borçsuz günlerimiz olmasa da en azından borçlarımızı rahat rahat ödeyebileceğimiz, sıkıntıya düşmeyeceğimiz günlerimiz olsun. 
Ve sonuncusu ve en önemlisi, Allah'tan başka kimseye -ailemize bile- muhtaç olmayacağımız günlerimiz olsun. 
Benim dileklerim bunlar. Ben bu sene en çok bu konulardan çektim. O yüzden benim önceliklerim bunlar oldu. Umarım daha iyi bir yıl olur. Hoşçakalın.

18 Kasım 2015 Çarşamba

CLEAN&CLEAR'LA LEKELERE VEDA

                                 

Merhaba. Bugün size harika bir üründen bahsedeceğim: Clean&Clear Peeling Özellikli Yüz Yıkama Jeli. Hem temizliyor, hem makyajdan arındırıyor hem siyah noktaları azaltıyor hem de peeling özelliğinden dolayı lekeleri gideriyor. Son birkaç haftadır hemen hemen her gün kullanmaktayım ve lekelerim görünür ölçüde azaldı. Normalde peeling ürünleri haftada bir-iki kez kullanılır. Bu özelliği günlük bakıma indirgeyip bunu da normal yıkama jeli gibi köpüren bir şey yapmaları iyi olmuş. Harika da bir kokusu var. Günde bir kere kullanılması öneriliyor fakat cildim aşırı yağlandığında iki kere kullanıyorum. Tabi arkasından nemlendirici sürüyorum. Dudak çevrem -normalde de- çok kuruyor. Ayrıca nemlendirici sürmeyince cildim daha çok yağlanıyormuş gibi oluyor. Daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi yağlı cildime Oriflame'in losyonunu kullanıyorum. Kuru yerleri de nemlendiriyor. Bu arada leke solüsyonuyla birlikte nasıl kullanılacağını öğrendim. Önce ürünleri hatırlatayım:

                 

Temizlenmiş yüzümüze önce leke solüsyonunu uygulayacağız. Şişeyi elimizde birkaç kez çevirerek ısıtıyoruz. (Ben bunu şişeyi ters çevirip yapıyorum, o zaman daha kolay akıyor.) Solüsyonu lekelerin üzerine hafifçe bastırarak uyguluyoruz. Sonrasında da losyonumuzu sürüyoruz. Sonuç: Lekelerin azaldığı daha berrak bir cilt. Tavsiye edilir :)
Hoşçakalın. 

3 Kasım 2015 Salı

"HİKAYELERİM": NECİP FAZIL KİTABI

Uzun zamandır kitap okuyamıyordum. Kütüphaneden hevesle aldığım kitapları iki sayfa sonra bırakıyordum. Hele bir de müstehcen şeyler, aşk falan içeriyorsa hiç dayanamıyorum. Ama geçenlerde aldığım, "Hikayelerim" adlı kitabı elimden bırakamadım. Aslında çok iyi değildi, tekrarlanan konular vardı ama yine de okudum. Belki de kısa hikayelerden oluştuğu için beni sıkmadı. 
Kitabın dili biraz ağırdı. Birkaç eski kelime vardı. Bir de hikayelerden bazılarının anlaşılması çok zordu. "Mini etek" çok tekrarlanan bir konuydu. "Hasta kumarbaz" da çok bahsedilen bir karakterdi. Benzer hikayeler de vardı. Ölümün sırrını arayanlar gibi. 
Hikayeler genellikle modernliğin insana getirdiği avantajları eleştiriyor. Mesela apartmandaki insanların birbirini tanımaması, insanların duyarsızlaşması. Ta o zamandan modernleşmeyle birlikte insan ilişkilerinin azalması durumu varmış. 
Kitaptan en beğendiğim hikayeler şunlar: Şehit, Eski Elbiselerin Hatıraları, Sübyan Koğuşu, El Muharrir ve Blok Apartman. 
Kitaptan en beğendiğim cümlelerse şunlar:
_"Hapishane ki kapağı açılıp insanların atıldığı ve bir daha sorulmadığı bir yılanlı kuyudur, orada sübyan koğuşu da kuyu içinde kuyu..."
_"Kendisine acımayana acımak, alçaklıktır."
Ben Necip Fazıl'ın şiirlerini de seviyorum. Kasvetli, karamsar duygular içeriyorlar ama yine de seviyorum. En sevdiğim şiiri de "Tabut". 2001 yılından bu yana sevdiğim şiirleri yazdığım şiir defterimin ilk sayfasında bu şiir yer alıyor. 
Bu gecelik bu kadar. Yine görüşmek üzere.

17 Ağustos 2015 Pazartesi

ARDASAN VE FİNİKE

Merhaba. Antalya gezimin son yazısı bu. Antalya'da birçok antik kent var. Ben onları gezmeyi çok isterdim ama başkalarıyla birlikte olunca olmuyor. Bir de çocuklar olduğundan onların oynayabileceği yerlere gitmeye önem veriliyor. Ben Olympos ve Rhodiapolis antik kentlerini çok merak etmiştim. Yakınlarından da geçtik. Hatta Ardasan'a giderken Olympos'a da aynı yerden gidiliyordu, bir süre sonra yol ayrılıyordu. Ardasan'ın denizi daha iyi diye oraya gittik. Ardasan da antik kent tabelası olan kahverengi tabelayla gösteriliyordu ama ben hiçbir şey göremedim. Zaten gittiğimiz sahilin etrafı otel doluydu. Belki iç taraflarında gezilecek yerler vardır, bilemiyorum. Bizimkiler denize girmeye önem veriyordu ama akşam 6'ya kadar da denize gitmeye izin yoktu. Sıcakta, bir kenarda denize girme saatinin gelmesini bekledik. Etrafta park falan da yoktu, doğru düzgün gölgelik bir yer de. Bir-iki tane de market vardı. Ivır zıvır, kozmetik, kırtasiye gibi her şeyin bulunduğu marketler. Gözlemeci, lokanta gibi yerler de vardı. Bu bölgede yamaç paraşütü de yapılıyormuş. Onları da gördük. Ben yine manzara, taş fotoğrafları çektim. Bunlardan blogum için seçtiklerim:




Alttaki resimde de çok değişik bir taş var. Kuruyken farklı, ıslakken farklı görünüyor. Hem resmini çektim hem de taşı aldım. 


Son olarak da Finike'den bahsedeyim. Finike'de hiç fotoğraf çekmedim, yani manzara resmi. Ben taş resmi çekmeyi sevdiğimden, orada hiç taş olmayınca çekmek istemedim. Evet, Finike'de kumlu gerçek bir kumsal vardı. "Akdeniz'de kumsal görmek de varmış" dedim içimden. Akdeniz'i hep taşlı biliyordum. Finike'den sonrası da hep kumsal olabilir, çünkü batıya doğru gidiyor. Akdeniz niye böyle, çok merak ediyorum, taşlı olmasının özelliği ne? 
Finike'nin denizi de çok sığ. Bayağı bir gitseniz bile su belinize anca geliyor. Ayrıca deniz de kumlu bu yüzden girerken deniz ayakkabısına gerek yok. Su da kumlardan dolayı bulanık. Dalgalarla kumları taşıdığı için. Taşlı olanlarsa berrak oluyor. 
Finike'nin içi hakkında hiç bilgim yok. Biz sadece kumsalına gittik. İçini de gezmek isterdim. Ben zaten denize girmektense etrafı gezmeyi tercih ederdim. Bunun için de kafa dengi arkadaşlar olacak yanında. 
Gezi günlüğümden şimdilik bu kadar. Gittiğim, keşfettiğim yerler olunca yine yazacağım. Hoşçakalın. 



16 Ağustos 2015 Pazar

KUMLUCA-PAPAZ KOYU: TAŞLAR YERİNDE GÜZEL


Merhaba. Antalya gezimden yazılarıma devam ediyorum. Bu yazıda size piknik yapmaya gittiğimiz Papaz Koyu'ndan bahsedeceğim.
Papaz Koyu tam bir piknik alanı. Sahili de var. Deniz kenarında piknik yapılacak yerler yapılmış. Çocuklar için oyun parkı bile var. Bir ucunda deniz, bir ucunda orman. Karadeniz gibi. Ağaçlardan serinlik geliyor. Deniz kenarında kayalar var. Ben en çok kayaları beğendim. Bol bol da resimlerini çektim. Taşlara da bayıldım. Taşlar olduğu için denizin suyu çok berraktı. Suyun içindeki taşların resmini de çektim. Ama taşlardan dolayı denize deniz ayakkabısı olmadan girmek mümkün değil. İnsanın ayağına batıyorlar. Ben sadece ayaklarımı soktum. Zaten huyluyum, bu aralar iyice huylu oldum. Kumlar yapışıyor insanın üstüne. Ben girmediğim halde her yerime kumlar yapıştı rüzgardan. Havuz daha temiz geliyor bana. Kum temizleme derdi yok. 
Antalya'ya girişteki, içindeki palmiyeler hep kurumuş. Kuruyan kısımlarını temizleselerdi bari. Papaz Koyu'nda da tek tük palmiye vardı.
Ben sonunda ne resmi sevdiğimi buldum. Duvar kağıdı, arka plan resmi gibi resim yüklemem gerektiğinde bir türlü resim seçemiyordum. Hiçbir resmi beğenemiyordum. Artık ne sevdiğimi biliyorum: Taşlar. Papaz Koyu'nda çektiğim taş resimleri tam ekran resmi yapmalık. Hatta birini yaptım bile. Burada   
da birleştirdiğim iki taş resmini paylaşıyorum. Daha vardı ama sayfada yer kaplar diye iki tanesini seçtim.  Biri suyun dışından, diğeri içinden.


Bu taşlar çok güzel ama yerinde. Ben de eskiden deniz kenarından taşlar toplardım. Amasra'dan topladığım taşlar bir kutuda duruyor. Ama artık saçma geliyor toplamak. Bir tane hatıra alırsın, o kadar. Ya da çok ilginç gördüğün bir taşı alırsın. Doğal güzellikleri bozmamak gerektiğini düşünmeye başladım. İnsanlar doğaya fazlaca zarar veriyor, bari taşlar yerinde kalsın. Onlar oraya aitler. 
Kayalara merakım da Sivas'tan geliyor olmalı. Üniversitede doğa yürüyüşleri yapan bir klüp vardı. Benim de yurttan arkadaşlarım bu klübe üye olmuş, ertesi günkü geziye gideceklerdi, doğaya merakımı bildiklerinden "sen de gel" dediler. Son anda söylediklerinden kayıt falan yaptırmadan, nereye gidildiğini bile bilmeden düştük yola. Meğersem kayalara tırmanacakmışız. Gittiğimiz kayaların adı "Ballı Kayalar"dı. Dağcılık ekipmanlarıyla, zorlanarak tırmandık kayaları. Hocalar sırayla bize o ekipmanları takarak çıkıp inmiştik. Herkes birbirine yardım ediyordu. Kayalardan inerken birden atlayınca ayak tırnağıma kan oturmuştu. Çekecekler diye korkmuştum da neyse ki uzadıkça düzelmişti. Yine de sevmiştim tırmanmayı. Hem dağcılık tecrübem de olmuştu. Papaz Koyu'nda da sahilde geziye çıktığımda kayaların olduğu taraflara gittim, üstlerine çıktım. Yine de Ballı Kayalar'ı düşününce bunlar hiçbir şeydi. Ama terlikle zorlandım. Ayağımdan kayıyorlardı. Terliksiz basmaksa imkansızdı çünkü çoook sıcaktılar. Çektiğim kaya fotoğraflarından blogum için birkaç tane seçtim ve kolajladım. 


Birkaç tane de manzara fotoğrafı seçtim. Denizin rengi çok güzeldi orada. Uzaktan bakınca masmaviydi, kıyılarda yeşildi, daha da kıyıda suyun şeffaf rengini görüyordunuz. Ortadaki resimde bunu görmeniz mümkün.


Antalya gezimden son bir yazım daha olacak. Güzel günler görmek dileğiyle, şimdilik hoşçakalın. 





12 Ağustos 2015 Çarşamba

MAVİ AY'LA BAŞLAYAN TALİHSİZ YOLCULUK

Merhaba. Ben gezmeyi seven biriyim. Gezdiğim, gittiğim yerlerden de bir şeyler paylaşmak için "Gezi Günlüğüm" sayfasını da ekledim bloguma. Çok sık gezdiğim olmuyor ama gene de arada bir gidebildiğim yerlerden paylaşımlar yapmak istedim. İlk olarak Antalya-Kumluca'da yaptığım tatilden bahsedeceğim.
Sabah 3,5-4 gibi çıktık yola. Son günlerde bir "Mavi Ay" olayından bahsediliyordu. Sonra bir yerden duydum, ay gerçekten "mavi" olmuyormuş, sadece adı "mavi"ymiş. Bilmiyorum, ne kadar doğru. Bizim arabanın ön camının üst kısmı maviymiş. (Arabalara merakım olmadığından yeni fark ettim). Camın o kısmında ay, çok güzel bir şekilde mavi görünüyordu. Koyu maviydi ve gün aydınlanana kadar bizimle yoculuk etti. Ben de yakalayabildiğim kadarıyla resmini çektim. İşte mavi ay: (Resimlerde oynama yoktur, sadece etrafına çerçeve yapıp altına da blogumun ismini yazdım.)

Yolda giderken uyumamak, abimi de uyutmamak için bol bol fotoğraf çektim. Bir yerde dağların üstünde çok sayıda büyük pervaneler vardı. Dağlar da kına yakılmış gibiydi. Kırmızı toprağın üstündeki yeşil ağaçlar, avuca yakılmış kınanın yeşil tarafının kuruduğu, çevresinde kızıllığın oluştuğu haline benziyordu. İşte onlar:


Antalya'daki dağa yapılan Atatürk heykelini de fotoğrafladım. Yine camın üst tarafının mavi olması nedeniyle, üst kısmı mavi çıktı. 


Yolculuğun talihsiz olmasına gelince, arabamız yolda kaldı. Sıcakta yeğenlerimle eziyet çektik. Deniz Obaları'nda akrabamızın yanında kaldık. Pek de iyi geçmedi. Ama bu olumsuzluklardan bahsetmeyeceğim. 
Antalya'nın havasından bahsetmek istiyorum. Nemden dolayı zor nefes alıyormuşsun gibi bir hissiyat veriyor, sonra alışıyorsun. Zonguldak da öyledir. Ama bu Kumluca'nın havası aynı Ankara gibiydi. Hiç nem yoktu. Deniz kokusunu bile hissetmiyorsun. 
Kumluca, adı gibi kumlu. İlk defa Akdeniz'de kumlu sahil gördüm. Taşlar da vardı ama kumlu yerleri de çoktu. Enteresan olansa tam sezonun ortasında kumsalın bomboş olmasıydı. Caretta carettaların yuvalama bölgesiymiş. Bu yüzden henüz keşfedilmemiş. Ama diğer gittiğimiz sahiller de pek kalabalık değildi.
Antalya'ya "sıcak" dendiğinde "beni etkilemez, ben sıcağı severim" diyordum ama sıcak beni de vurdu. Oturduğum yerde her tarafımdan şıpır şıpır terler aktı. Giyinmek, güneş koruyucu krem sürmek çok zordu. Çünkü terden yapış yapış oluyordun. Ama orası sabaha karşı öyle bir soğuk oluyor ki, pikeye sıkı sıkı sarılıyordum. Antalya'da sabaha karşı serin bir yer olacağını bilmezdim. 
Kumluca'da çok sayıda kaktüs vardı. Hatta sararmış meyvelerini maşayla tutarak toplayıp, maşayla tutarak ayıklayıp yiyorlar. Ben tadına bakmadım. Bol bol resimlerini çektim ama. 



Kumluca'dan şimdilik bu kadar. Gezinin diğer yerlerini sonraki yazılarımda anlatacağım. Çok resim de olduğundan fazla yer kaplayacaklar. O yüzden ayrı ayrı yazacağım. Sevgiyle kalın. 





29 Temmuz 2015 Çarşamba

BLOGGERDA KAYBOLAN RESİMLERİMİ BULDUMMM

Blogumdaki resimler son birkaç aydır kaybolmuştu. Ben resimleri bloga yükledikten sonra bilgisayarımdan siliyordum. Bu hep böyleydi. Ama niyeyse son birkaç ayda oldu bu. Yani resimlerin yerinde "yok" anlamına gelen simge görünmesi. Aradım, araştırdım, bir çözüm bulamadım. Google sürekli yenilikler yapıyor. Sanırım bununla ilgili bir durumdu. Bugün artık canıma tak etti, resimleri tekrar bulup yükleyim, dedim. Öyle görünmesi çok çikindi çünkü. Ama hangi yazıda hangi resmi kullanmıştım ve nasıl kullanmıştım, hatırlayamıyordum. Birkaç resmi bir araya getirdiğim olmuştu. Neyse, aradığım resimleri siteden de bulamadım. Oradan kaldırmışlar. Csi'ın resimlerini kanalın sitesinden kaldırmışlar nedense. Benim kullandığım resimler yoktu. Ben de arama kutusuna "Csi 15. Sezon" yazıp görsellerde arattım. Oradan bulurum diye umuyordum. Buldum da. Hem de kendi kullandığım resmi. Resme tıklayınca bir de ne göreyim? Benim blogum görünüyor. Yani resmin kaynağı olarak benim sitem görünüyor. İşte şöyle:

                               


Ama her nasılsa bloga tıklayınca gene görünmüyor. Ben de o resmi kaydedip tekrar kullanmaya karar verdim. Hem hangi yazıda o resmi paylaştığım da görünüyor. Sonra aklıma müthiş bir fikir geldi. Arama kutusuna "Ayseval'in Dünyası" yazdım, görsellerde arattım. Bu zamana kadar blogda kullandığım resimlerin hemen hemen hepsi -birkaç tane eksik var- çıktı. İşte:

                            


Sonunda resimlerime kavuştum. Şimdi geriye o resimleri tekrar yüklemek kaldı. Siz de benim gibi bu konuda sorun yaşıyorsanız, bunu yapın. İnternette paylaştığımız hiçbir şey kaybolmuyor, bir yerlerde mutlaka kalıyor. 



18 Temmuz 2015 Cumartesi

CİLT TEMİZLİĞİM VE CİLT BAKIMIM

Merhaba. Biz kızların mutlaka güzellik-makyaj konularında kendince öğrendiği birkaç tüyo vardır. Blogumun bu yeni şeklinde bu konularda ben de birkaç tüyo vermek, kullandığım ürünlerden beğenip beğenmediklerimi yazmak istedim. Bazı ürünlerin içeriğiyle ilgili de bilgi verip yapısını merak edenlere yardımcı olmak istedim. Bu yazıda cilt bakımıyla başlayacağım. İlk olarak kendi cilt tipim hakkında bilgi vereyim. Benim cildim aslında karmaydı. Yani t bölgesi yağlı, yanakları kuru olan türden. Ama son zamanlarda aşırı bir yağlanma oldu cildimde. Yanaklarıma bile dokunduğumda o yağı hissediyordum. Bu yüzden günde iki-üç kere arındırıcı jellerle yıkadığım oluyordu.Ergenlik dönemimde bile cildim bu kadar yağlı olmamıştı. Bence bu durum kullandığım bir ilacı bırakmamla alakalıydı. Bunu doktora sorduğumda bir ilgisi olmadığını söyledi. Ama ilacı bıraktıktan hemen sonra böyle olmuştu ve yeniden ilaca başladığım zaman yağlanma da azalmaya başladı. Bu yüzden ben kesinlikle ilgisi olduğuna inanıyorum. Şu anda sadece -eskiden olduğu gibi- burnum çok yağlanıyor. Diğer bölgelerse normale dönüşmüş sayılır.
Önce sabah bakımından bahsedeyim.



Genellikle evden çıkmıyorum ama dışarı çıktığımda mutlaka güneş koruyucu sürüyorum. Aslında yaz-kış koruyucu kullanmak lazımmış. Ama kışın mağazalarda güneş koruyucu bulmak pek mümkün değil. İntenetten alınabilir aslında, fiyatı da dışarıdan daha uygun oluyor. Yves Rocher'in güneş kremini almak istediğimde bu krem temizleyiciyi hediye olarak verdiler. Kremi sürmeden önce bununla temizliyorum. Sedefli, parlak ve krem gibi bir dokusu var.  Yüzümü yumuşacık yapıyor. Krem de güzel, cildim yağlı olmasına rağmen yağlandırmıyor, yapış yapış yapmıyor. 
Gelelim akşam temizliğine. 



Bu iki ürünü de seviyorum. Ben makyaj temizliği için de kullanıyorum ama neem yapraklı olanı makyaj temizliği için uygun değil gibi. Çünkü yıkadıktan sonra yüzümü silerken havluya pudra bulaşıyor. Bu konuda üzerlerinde niye detaylı bilgi vermezler bilmiyorum. Ayrıca yine o neem yapraklıdan sonra sıkılaştırıcı tonik kullanmak gerekir mi, onu da bilmiyorum. Öbürününse sıkılaştırıcı özelliği olduğu için tonik kullanmaya gerek yok. Ben bunları çabuk köpürsün diye selüloz süngerle ya da fırçayla kullanıyorum. Ama tabi fırçayı sık kullanmıyorum, tahriş edebilir diye. 
Ve gelelim bakıma..



Bakım için Oriflame ürünlerini tercih ediyorum. Çay ağacı özlü yüz losyonu gerçekten harika ve muhteşem bir kokusu var. Ferahlığını ve kokusunu cildinizde sürekli hissediyorsunuz. Çay ağacı özlü solüsyonu lekeler üzerine uyguluyorum. Yağlı ciltler için maskeyi haftada bir-iki kez temiz cilde uyguluyorum. Yağlı cilde sahip olmama rağmen göz çevrem çok kuru. Özellikle banyodan sonra çok kuruyan göz altlarıma üzüm özlü göz kremini uyguluyorum. Bu kadar temizliğe rağmen gün içinde cildim yağlanırsa da -neyse ki artık yağlanmıyor- arındırıcı mendili yağlı bölgeye hafif bastırarak uyguluyorum. Mendil deyince ıslak mendil gibi düşünmeyin. Ben ilk öyle senıyordum sonra baktım ki ince kağıt gibi bir şey ama gerçekten işe yarıyor. 
Bir de ekstra bakım hakkında bilgi vereyim.


Ekstra derken, benim gibi cildini yolup yara yapanlar için bir tavsiye. Aslında cildimde sıkılacak sivilce olup dayanamadığımda sivilce çubuğuyla sıkıyorum ve temizliyorum dolayısıyla yara olmuyor. Ama bazen uykuda, uyku arasında uyanıp yüzümü yoluyorum. Pek farkında olmuyorum, hayal meyal hatırlıyorum. Bu nedenle tırnaklarımı uzatmamaya özen gösteriyorum, zaten uzamıyorlar, kırılıyorlar. Hatta bir ara nemlendirici eldivenlerle uyuyordum sırf yüzümü yolmamak için. Ama o eldivenlerle sabaha kadar durmak çok zor, sabaha karşı çıkarıp koyuyordum kenara, hele yazın hiç mümkün değil onlarla uyumak. Neyse, ne diyodum..Bu yaralar için Bepanthene merhem kullanıyordum ama artık fayda etmemeye başladı. Halamda merhem ararken bulamayınca vazelin gördüm ve onu sürmek aklıma geldi.    
Hemen iyi geldi. Kabuk kabuk kalan lekelerime de sürüyorum, iyi geliyor. Tavsiye ederim. Son olarak da dudak bakımım için Gratis'in kendi ürünü olan çizgi film kahramanlı dudak balmını kullanıyorum. Fiyatı çok uygun ve diğer dudak balmlarından çok çok iyi. Denemediğim dudak balmı kalmadığından biliyorum. Sonunda gerçekten "bu tamamdır" dediğim bir ürün buldum. Ama... İçeriğiyle ilgili ciddi endişelerim var. Ne olduğundan şimdi bahsetmeyeceğim ileride bir daha öyle bir şeyle karşılaşırsam yazarım. Umarım bir daha karşılaşmam çünkü dudaklarıma iyi gelen tek dudak balmı. 
Şimdilik bu kadar. Yine bir yazıda görüşmek üzere...











4 Mart 2015 Çarşamba

O SADECE FOTOĞRAFÇI...


Fotoğrafçı Mehmet Turgut 2 Mart'ta ODTÜ'deki kariyer günlerine geldi. Hayranı olduğum ünlüleri yakından görmeye meraklı ben, bu fırsatı kaçırmadım. Böyle durumlarda  o kişiyi görünce büyü bozulurmuş gibi oluyor ama bu sefer öyle olmadı. Yani ulaşılamaz gördüğün insana ulaşınca, onun da  sıradan bir insan olduğunu farketme hissi. Ama bu söyleşi olduğu için böyle olmadı. Televizyonda programını izliyormuşum gibi hissettim. Ama tek fark, O'nun da beni görme ihtimaliydi.
Mehmet Turgut, kısa özgeçmişinden sonra sorulara geçti. Dikkatimi çeken şey, hazır cevaplılığı, espri yeteneği, bahsettiği kişinin sesini taklit ederek anlatması oldu. Bunları nasıl yapabiliyordu? Sonuçta sadece fotoğrafçıydı. Üstelik bir metin de yoktu ortada, olamazdı. Ben böyle insanlara çok imreniyorum.
Konuşmasından en beğendiğim yorumu sanatçılık üzerineydi. "Fotoğraf sanatçısı" olmadığını, "fotoğrafçı" olduğunu söyledi. Sanatçının, ölümünden yüzyıllar sonra eserlerinden hala bahsedilen, hakkında konuşulan kişi olduğunu söyledi. Bu fikre katılıyorum. 
Söyleşide ileride oyunculuk yapmak isteyip istemediğini de sordular. Kesinlikle böyle bir şey yapmak istemediğini, hep fotoğraf çekmek istediğini söyledi. Bir-iki dizide küçük rollerde "kendisini" oynadığını özellikle belirtti. Programının bile ana teması fotoğraftı. Bir ünlünün kendisine "sen de bir albüm yap" diye tweet attığında onu engellemesinden bu konuda hassas olduğu belliydi. Mesleğine sahip çıkıyordu. Bu ülke şartlarında keşke herkes mesleğini yapabilse. Üniversitede okuduğun bölümle ilgili iş bulamayınca bulduğun işi yapıyorsun, o da olmadı başka işe giriyorsun. Ömür boyunca hep bir arayış. En iyi neyi yapabildiğini bilemiyorsun, bilsen şartlar uymuyor. O ise yeteneğini biliyor, yeteneğini gösterme imkanı da bulmuş, severek işini yapıyor. Ne güzel.   
Bu arada aklıma o zaman gelmeyen iki soruyu O'na sormak isterdim. İlki, sosyal medyada sıklıkla gördüğümüz bebekleri şekilden şekle sokup, değişik değişik kıyafetler giydirip fotoğraflarının çekilmesini nasıl değerlendiriyordu ve böyle fotoğraflar çekmek ister miydi? Diğeri ise sinemaların afişleri için fotoğraf çekiyor muydu, çekmiş miydi? 

9 Şubat 2015 Pazartesi

IŞIKLAR SÖNÜNCE

                                      
Bu yazımda son okuduğum Agatha Christie kitabı "Işıklar Sönünce"den bahsedeceğim. Kitap, ölümünden sonra yayımlanmış dolayısıyla kitaptaki hikayelerde bazı eksiklikler var. Bence O, bu eksiklikleri bildiği için yayımlatmamış. Daha üstünde çalışmayı düşünmüş ama ömrü yetmeyince eksik kalmış olmalı.
Kitaptan bir cinayet konusu bekleyenler ilk başta -benim gibi- yanılabilirler. Bir-iki tane Hercule Poriot öyküsü dışında kitapta polisiye yok. İlk hikayede her an cinayet işlenecek diye beklerken bir baktım, öykü bitti. Ama konusu yine de çok güzeldi. Öykünün adı "Düşteki Ev"di. Rüyasında gördüğü ama bir türlü giremediği ev, sevdiği ama kavuşamadığı kızla bağdaştırılmıştı. Son rüyasında ise eve giriyordu ve ölüyordu. Ölümle de bağdaştırılmıştı. Bununla birlikte birkaç hikayede "delirme", "delilik" konuları işlenmişti. Bunlar bana Pınar Kür'ün "Bir Deli Ağaç" adlı kitabını anımsattı.
Diğer öykülerde de cinayet oyunu, ölü taklidi konuları vardı. 
"Manx Altınları" adlı öyküde definelerin bulunmasıyla ilgili kısımlarda tam bir netlik yoktu. Defineyi bulmaya gidiyorlar, hemen buluyorlar. Aradaki ayrıntılar atlanmıştı.
"Noel Macerası" adlı hikayede de kişiler yeterince belirgin değildi. Hangisi hangisiydi karışıyordu. Çok fazla karakter olduğundan olmalı. 
Son olarak kitaptan özlü sözler:
_Gurur, insanın duygularını saklamasına yarar, onları hissetmesine engel olmaz.
_Uğursuzluğun yuvasına uğursuzluk getiremezsin.
_Bir kadının gerçeği söylemesi gereken üç insan vardır: Günah çıkardığı rahip, kuaförü ve tuttuğu özel dedektif.

11 Ocak 2015 Pazar

LÜTFEN ÇOCUKLARINIZA İKİ İSİM KOYMAYIN!!!

Bu yazı ne zamandır yazmak istediğim bir yazı. Bu yazının benim için önemi çok büyük ve bu yazının birçok kişinin dikkatini çekmesini istiyorum.
Kendimden biliyorum, iki isimle yaşamak zor. Sınavlarda herkes ismini kodlayıp oturup beklemeye başlarken ben hala isim kodlamak için uğraşıyor olurum. Benim soyadım da uzun. Haliyle birçok yere sığmıyor. Lisede yoklama listelerinde adım sığmadığı için "A. Seval" olarak yazılırdı ve öğretmenler de aynı yazdığı gibi, noktasıyla okurlardı. Bu yüzden arkadaşlarım hep benimle dalga geçti. Hep "A nokta Seval" olarak çağrıldım. 
Bu durumun kişilik bozukluğuna yol açtığını da düşünüyorum. Kimisi "Ayşe", kimisi "Seval", kimisi de "Ayşe Seval" olarak çağırınca gerçekte kimsin sen de bilmiyorsun. Dışarıda farklı biri, evde farklı biri oluyorsun. Çünkü her yerde farklı çağrılıyorsun. Ben artık belli yaşa gelmiş ve bu ayrıma takılmayacak olgunluğa erişmiş bir insanım. Ama küçücük çocuklarda farklı isimlerle çağrılmanın yaratacağı etkiyi bir düşünün. 
Eskiden soyadı diye bir şey yokmuş. Bu yüzden aynı isimde olanların isimleri karışmasın diye iki isim kullanılırmış. Şimdiyse buna hiç gerek yok.
Kimisi de büyüklerinin anısını yaşatmak için büyüğünün ismini "göbek adı" olarak koyuyor. Onların anısını başka şekilde yaşatın lütfen. Çocuğunuzu sırf kendinizi tatmin etmek adına iki isimle yaşamaya mahkum etmeyin. İleride bu isimler yüzünden çocuğunuzun çekeceği zorlukları düşünün. 
Bir de çocuğuna iki isim koyup bu iki ismi de hem uzun, hem de anlaşılması zor, hiç duyulmamış isimlerden koyanlar var. Biz bile bu isimleri söylemekte zorlanırken çocuğunuza ismi sorulduğunda nasıl cevap verecek? Büyüdüğünde anca söyleyebilir ismini. O zamana kadar da "ismin ne" diye sorulmasından hep korkacak. İnsanlarla karşılaşmak bile istemeyecek, çekingen, içine kapanık biri olacak. 
Ben ilkokuldayken hep "Seval" olarak çağrıldığımdan "Ayşe" ismini kabullenememiştim ve sınavlarda hep "Seval Kulakoğlu" yazardım. Sonradan dank etti. O isim benim kimliğimde yazıyordu ve tam ismim oydu!!! O ismi de yazmalıydım. İlk başta çok zorlandım ama sonradan alıştım. S ile başlayan imzamın başına A harfini de ekledim. Hala akrabalarım facebooktaki hesabımda "Ayşe" yazmasına şaşırıyorlar. Hep "Seval" olarak bildiklerinden. Ne yapayım tam adım o ve beni diğerlerinden farklı yapan da bu. Diğerleri gibi facebookta sahte ya da kendimce kısaltılmış isimler kullanmıyorum. Tam ve gerçek adım neyse onu yazıyorum. Bu aşamaya gelmem sorunlu oldu ama artık bununla yaşamayı öğrendim. Bu yüzden istiyorum ki benim çektiklerimi küçücük çocuklar çekmesin.
Geçenlerde kahve alırken ismimi sorduklarında "Seval desem anlamazlar şimdi" diye düşünerek "Ayşe" dedim. Onu bile anlamadılar ve iki üç kere söylemek zorunda kaldım. Ben bu kadar bilindik bir ismi insanlara anlatamazken, sizin değişik isimler koyduğunuz çocuklar ileride insanlara ismini nasıl anlatacak? Sürekli ismini tekrar tekrar söylemek, bunalıma bile sokabilir onları. "Benim ismimi kimse anlamıyor","benim ismim niye bu kadar zor anlaşılıyor" diye düşünebilirler. Benim tavsiyem kısa, anlaşılabilir isimler koyun çocuklarınıza. O çocuk dilinin söyleyebileceği, basit isimler koyun ki ismini küçük yaşta söyleyebilsin, kabullensin. Unutmayın, ona vereceğiniz bir isim ileride bütün hayatını şekillendirecek.